Ölüler Diyarı

Konu

Stéphane Corso, Paris’in sert, geçmişi muamma, şiddete yatkın ama işinde çok başarılı Cinayet Bürosu 1. Ekip Amiridir. Yetimhanelerde ve koruyucu ailelerde büyümüş ve bir suç makinesi olup kodesi boylayacakken Cinayet Büronun patroniçesi Catherine Bompart tarafından kurtarılmış ve dahası hamisi olmuştur. Diğer taraftan Corso, kötü bir evliliğin boşanma sürecindedir. Fantezilerle geçen ilişkilerini evlilikle devam ettiren Corso, karısı Emiliya’nın sapkınlıklarından oğlu Thaddée’yi korumak ister ve iyi bir baba profili çizerek oğlunun velayetini almak için çaba sarf etmektedir.

Corso’dan daha önce başka bir ekibin sonuca ulaştıramadığı bir striptizci cinayetinin araştırılması istenir. Katil, striptizciyi “Şibari” sanatını kullanarak öldürmüştür.  Ekibin iki numarası Barbara Chaumetta namı diğer Barbie, öldürülen Sophie isimli striptizciyi araştırır ve birtakım ipuçları bulur. Bu ipuçları Corso’yu Akhtar Noor adlı Hint bir Sadomazoşist film yapımcısına götürür. Ulaştığı bilgiler Corso’yu pornografinin en uç noktalarında huzuru arayan kurbanının geçmişine götürür. Corso ve ekibi var güçleriyle cinayeti araştırırken bir striptizci cinayeti daha işlenir. Katil aynı yöntemi kullanarak cinayeti işlemiştir. Kurban Helene Desmora’nın da geçmişi incelenir ve ilginç bir bulguya ulaşılır. Sophie ve Helene çocukluktan beri tanışıyorlar ve aynı yurtta büyümüşlerdir. Soruşturma derinleştirilir ve iki kurbanın da hayatlarında gizli biri olduğu bilgisine ulaşılır. Cinayet Büroda Corso’yu ziyarete gelen emekli polis memuru Lionel Jacquemart katili tanıdığını iddia eder.

Soruşturmanın odağında eski mahkûm ve mahkumiyetten sanata yönelmiş bir adam vardır. Geçmişi şaibeli, Goya hayranı ressam Philippe Sobieski. Corso, Sobieski’yi soruşturmaya başlar ve ressamla aralarında adeta bir kedi fare kovalamacası yaşanır. Bu kovalamaca Corso’yu Blackpool’a İngiltere’ye götürür. Sobieski’nin peşinde gecenin derinliklerine inen Corso bir ayaklanmanın ortasında kalır ve tutuklanır. Gelen bir ihbar üzerine bir cesetin bulunduğu ve bu cesetin Narco lakaplı Marco Guarnieri’e ait olduğu ortaya çıkar. Corso, Paris’e dönmüştür. Ekibin bulduğu ipuçları, nihayetinde Sobieski’nin tutuklanmasını sağlar ancak mahkum olabilmesi için Corso’nun delillere ya da itirafa ihtiyacı olacaktır. Diğer taraftan Sobieski avukatını değiştirmiştir. Sobieski’yi Paris’in en iyi ceza avukatı ve güzelliği ile baştan çıkarıcı Claudia Muller savunacaktır.

Devamı, kitapta.

Yorum

Merakla beklediğim bir Grangé kitabı olmasıyla beraber Lontano ve Kongo’ya Ağıt serisinden sonra çıtayı biraz daha yukarıya çıkarmış mıdır? Yoksa hayal kırıklığı olur mu? diye soru işaretlerimin olduğu bir kitaptı. Cevabım, kitabı okuduktan sonra iki sorunun arasında konumlandı. Kitap, benim için ne çıtanın yükseldiği ne de hayal kırıklığına uğradığım bir Grangé gerilimi oldu.

Üç bölümden oluşan kitap ilk bölümde striptizci cinayetlerine, nasıl işlendiklerine ve kurbanların geçmişlerine yönelirken ikinci bölümde Sobieski’ye, kötülüğün derinliklerine ve Goya’nın eserlerine odaklanıyor. Kitap üçüncü bölümde adeta yeniden başlıyor. Ceza avukatı Claudia’nın hikâyeye dahil olmasıyla olayların seyri değişiyor. Cinayetler işlenirken Sobieski’nin nerede olduğuna dair şahitlik eden insanların ifadeleri ve Corso’nun Goya’nın eserlerine bakmak için gittiği Madrid’de kendisinden kaçan İspanyol’un ortaya çıkması her şeyin sil baştan yapılmasına neden oluyor. Ters köşelerin gittikçe arttığı ve sonuyla işte tam bir Grangé romanı diyeceğim bir kitap oldu.

Kitabın olumsuz olarak nitelendirebileceğim bir yönü, ana karakterimiz Corso’nun Grangé’in diğer birçok kitabında da karşımıza çıkan despot, sert, özel hayatında birtakım sorunları olan genellikle çocukluğunda da problemler yaşamış bir karakter olmasıdır. Kitaplar arası ana karakterlerin birbirleriyle benzeşen yönlerinin olduğu izlenimine kapıldım.

Kitap, kötülüğün düzeltilebilir mi? yoksa onun yok edilmesi mi gerekir? sorularını bize sorgulatıyor. Grangé, hikayedeki karakterlerin geçmişlerini ortaya koyarak bu konuda bizi düşündürmeyi başarıyor.

Sonuç olarak zaman zaman durgunlaşan ancak beni yine şaşırtan, geren, ters köşeye iten, şüpheye sokan ve sürükleyen bir kitap oldu.

Künye

Orjinal Adı: La terre des morts

Orijinal Dil: Fransızca

Yayın Tarihi: Mayıs 2018

Türkçe Yayınevi: Doğan Kitap

Türkçe Yayın Tarihi: Şubat 2019

Çevirmen: Tankut Gökçe

Sayfa Sayısı: 462

Kimler Neler Demiş?

Bir Cevap Yazın